Yıldız Baba
Babam, 26 Ağustos 2018 yılının, Kurban Bayramı’nın bitiminde, kalp krizi sonucu, hastanede ruhunun ufkuna yürümüş. Doktorlar, onu ne kadar uğraştılarsa da geri döndürememişler...
Benim kafamda bir sürü soru, ikindi namazı yarın, idrak edememiştim. Bir an durakladım, babamın yoğun bakımda olduğunu ve görmek istiyorsan, son saatleri gel dediler gibi anladım. Titremeye ve ağlamaya başladım, ne oldu diye bile soramadım sanırım. Sonra, benim sesimi duyan eşim, banyoya yanıma geldi ve ne oldu dedi, bende bilmiyorum “Babam babam “ diye bağırmaya başladım. Elimdeki telefonu aldı ve konuşmaya başladı.Bana sıkıca sarılırken, “Sakin ol !“ dedi. Olcay, “ Çok üzgünüm kaybetmişiz.“ dedi. Ben yaşadığım şoku, idrak edememin ve vücudumun titremesiyle, ne yapacağımı bilemeden yüzüme vurmaya başladım. Eşim, sakinleştirmeye çalışıyordu beni, sonra birbirimizse sarılıp yere çöküp ağlamaya başladık.
Çocuklar sesimi duymasın diye, banyoda suları açtım. Sonra, Feridun’a yalnız kalmak istediğimi söyledim. Eşim, annemle konuştu, bütün aile, akrabalar oradaydı biliyordum.
Sesler ve cenaze evi. Bu sefer, bizim evimiz bu acı duruma sahne olmuştu. İnsan, hiç düşünemiyor. Annem, tam Anadolu kadınlığını yine göstererek, eşime gelebiliyorsa gönder Olcay’ı, yoksa illaki gelmesine gerek yok, oradan da duasını eder dedi. Eşim ve ben biliyorduk ki, asla ne olursa olsun gitmemeyi aklımın ucuna bile getirmiyordum.Feridun, hemen biletimi aldı.Pazar günü öğlen, 12:30’da Vaşington üzerinden, Avrupa üzerine aktarmalı olarak bir bilet bulduk. Kuzenime, saat kaçta havaalanında olacağımı yazdım. Bir yandan da, hemen yarın okul açılacağı ve benim iş başı yapmam gerektiği için, hemen çalıştığım kuruma email attım ve durumumu bildirdim.
Sonra, duşa girip, küçük bir çanta hazırladım. Alt kata indim ve buradaki arkadaşlarıma mesaj yazarak durumu bildirdim. Onlardan helallik aldim. Bahçeye çıktım ve babamla olan anılarımı düşünmeye başladım.İçime çökmüş acıyı, bir şekilde az da olsa tanımlamak için, onun vefatını sosyal medyada duyurmak ve ona son kez teşekkür etmek için, küçük bir yazı yazdım. Aslında, ben böyle rahatlıyordum, duygularımı kelimlere dökmek benim yaşamımın bir parçasıydı.
Yıldız Babam, New Jersey
“Bir yıldız kaydı, bugün benim gökyüzümde. 💫Adı da, “ Baba “ idi. Etrafını aydınlatan, gülüşüyle, içinizi ısıtan bir yıldız! Ben, her sabah bu yıldızın söylediği şarkılar ile “Merhaba” derdim günüme.😇
Bir gün şen şakrak söylerdi şarkıyı, bir başka gün üzüntülü.. Tıpkı hayat gibi... Acı ve tatlı ortaya karışık!
Her zaman, öncelikle insanlara saygılı, sevgili ve hürmetli olmayı öğretti Yıldız Baba bana.
Hayatta çalışmanın, aile olmanın önemini hep durmaksızın, örnek olarak gösterdi bana ve değerli abilerime...
Siz, dedi hep birlik olun! Bu çok önemli dedi. Kardeşlik en güzel şeydir derdi...Hayata ve yaşama değer verirdi.
Benim yolum belirli bir yere ailemle oldu, sonra hayat beni ayırdı yanlarindan. Lakin, bir dakika bile, ne ailemin ne de sevdiklerimi düşünmediğim gün olmadı. Yildiz Baba’yı her gittiğim yere kendimle götürdüm . Aynı gökyüzü altındaydım ne de olsa..
Hayatıma kimi aldıysam arkadaş olarak, hep bahsettim Yildiz Baba’nın maceralarından, hayata atılışından... Başarılarından, iş ahlakından, ailesinden, sevdiklerinden...
Benim Yıldız Babam, gökyüzünde biraz kaymış olsa da, şimdi ışıl ışıl olduğu yerde her daim beni ve sevdiklerini izliyor! ⭐️
Seni çok seviyorum canım Yildiz Babam 🌟“
Beni ve eşimi tanıyan bütün eş, dosttan taziye mesajları gelmeye başladı. Birkaç arkadaş, eve kapıdan uğradı ve taziyelerini iletti. Bu gibi durumlarda, size insanların davranışlarını hiç unutmuyorsunuz. Her zaman teşekkür ve şükranlarımı iletmişimdir bu zor günümde beni yalnız bırakmayan dost ve akrabalara. Ben daha Türkiye‘ye varmadan sevgili arkadaslarımız, babam için üç hatim yapmışlardı bile. Allah ebeden razı olsun!
Tabiki en zor olanı, çocuklarıma dedelerinin vefat haberini vermemizdi. Bilemiyordum nasıl karşılayacaklarını. Eşim onlara uygun bir dille anlattı.Yüzlerindeki hüzünü ve gözlerinden akan yaşları hiç unutmam o zamanki. Nuh Vefa biraz daha fazla duygusal olmasından dolayı çok ağladı. Eşim, çocuklara dedelerinin hep onların kalbinde olduğunu ve onunla ilgili anılarını yazarlarsa benim çok memnun olacağımı söyledi.
O gün, havaalanına nasıl gittik, eşimle ve çocuklarla nasıl vedalaştım bilemiyorum. Bildiğim tek şey ikindi namazına yetişmemdi.Ve uçuşlarımın saatinde aksaklık olmaması için dua etmeye başladım. Çünkü, biliyordum ki birinde bir aksilik olsa, yetişemeyeceğim ikindi namazına…
Uçaktayken, aklım hep annem ve abimlerdeydi. Nasıldı durumları, çok merak ediyor ve endişeleniyordum. Çünkü, ben yıllardır gurbette yaşadığım için az da olsa anne ve babamdan ayrı yaşamaya alışmıştım. Ama onlar bütün bir ömür boyu hep yan yanalardı.Bunu bildiğim için, şu anki psikolojilerini az çok tahmin ediyordum.Yolculuk boyunca, babamla olan konuşmalarımız, anılarımız, gülümsemelerimiz ve birlikte karşılıklı müzik eşliğinde oynadığımız günler geldi. Uçuşlarımda bir aksilik olmadı ve İstanbul Atatürk Havaalanı’na indim. Uçaktan çıkar çıkmaz, sırt çantamı takıp, koşmaya başladım. İnsanların bakışları, düsünceleri umurumda bile değildi. Pasaport kontrolden geçtikten sonra koşmaya devam ettim ve çıkış kapısında sevdiklerini bekleyen insanların içinde kuzenim Bülent’i gözlerim aramaya başladı. Bülent’de koşarak bana geldi ve “Sakin ol “dedi ve kucakladı. O an hıçkırıklarımı tutamadım. Hemen arabaya geçtik ve “Merak etme geç kalmadın, seni eve götüreceğim, Oktay abimlerle görüştüm, biz plan yaptık. Evden cenaze namazına ve defin yerine geçeceğiz. Eğer istersen, defin yerinde gösterecekler sana dayımı.”dedi.
Bütün vücudumun katılaştığını ve bembeyaz olduğumu biliyorum. Yol boyunca, kuzenim beni teselli etmeye çalıştı. Eve yaklaşıyorduk ve ben beni ne bekliyor bilemiyordum. Tek istediğim, anneme, abimlere yengemlere ve yeğenlerime sarılmaktı…
Şafak, Batuhan, Çağatay ve Emre
Araba, binanın önüne yanaştığında, dışarıda oturan bir sürü akraba, eş ve dostu gördüm. Ama gözlerim abimleri arıyordu. Ben arabadan inince, hemen yanıma kayınpederim geldi ve sarıldı. Sonra, Yücel abimi gördüm bir sandalyede bitkin, üzgün oturuyordu. Onu öyle görünce, içim parçalandı ve ona sımsıkı sarılmak istedim ama hiç öyle sarılmalarımız olmadığı için önce, “Olcay geldin mi?” dedi ve sarıldı öptü beni. “Hadi herkes evde eve çık.” dedi. Hemen yanıma, diğer kuzenim Sedat geldi ve benim koluma girdi, merdivenlerden yukarı cikardi. Sesleri duyuyordum, “Olcay geldi” diye. Nedense çekiniyordum insanlardan. Beni bilmeyenler ve tanımayanlardan. Şimdi kendime soruyordum; “Hazır mısın Olcay? Herkesin seni baştan aşağıya süzmesine, sana sorulacak sorulara, seni eleştirmek isteyenlere, gurbette yaşadığın için aileni sevmiyormuş gibi davranmalarına bütün bunlara hazır mısın? “İçimden derin bir nefes çektim.Ve içeri girdim. Ev kalabalıktı ve annem, salonda koltukta oturuyordu. İnsanlar, bana bakıyordu. Anneme sarıldım, annem “Keşke biraz daha erken gelseydin. “dedi. Bir akrabamız oradan, “Niye daha önce gelmedin? “dedi. Şöyle bir baktım bunu soran kişiye, ve omuzumu silktim. Ne dememi bekliyordu bu insanlar içimden onu düşünüyordum. Ben sanki bilerek isteyerek mi gelmedim kendi öz babamı görmeye? Yada bağırıp çağırmamı mı istiyorlardı. Oysa ki, ben çok metanetliydim. Sonra, gözlerim yengemleri aradı. Ayağa kalktım ve hole geçtim. Kuzenlerime sarıldım, küçük odaya geçince halamları gördüm.Hepsi biradadaydı ve onlara dönüp şöyle dedim, "Ee kızlar, böyle bir başımıza mı kaldık şimdi!" Hepsiyle kucaklaştım. Annemlerin odasına geçtim ve yengemlerle karşılaştım. Yanlarında, kayınvalidem ve görümcem vardı. Ağlaştık öylece...
On saatlik yolculuğum boyunca ,her şeyi düşünmüştüm. Ama benim kalbimi ve beynimi kimse okuyamazdı. Ölüm acısı, öyle bir şey ki, sanki kendinizi o üzüntüyle birlikte çok yorgun, bitkin hissediyorsunuz ve çevrenizdeki insanların sizin için orada olduğunu biliyorsunuz, minnet duyuyorsunuz içinizden… Ama bir tarafınız da sadece yalnız kalmak istiyor. İçimden bağırarak, ben yalnız kalmak istiyorum demek istediğim anlar çok oldu. Sonra aklıma, mutfak geldi. Evet her bayanın mekanı mutfak! Orada kendi halimde oyalanarak insanlardan uzak durmaya çalıştım. Aklımdan dedim ki; kim ne derse desin umursamayacağım, bunu zaten hep aklımda tutuyordum ama yine de bazı durumlarda çıkıyordu aklımdan…
Üzerimi değiştirdim ve babamın naaşı evin önüne geldi, hemen aşağıya indik, baktığım bu arabada canim yatıyor dedim. Ah ne hayaller kurmuştuk birlikte! Daha yanımıza gelecekti, Ervagül ve Nuh Vefa ile birlikte onu gezdirecektik. Çocuklar okula davet edeceklerdi onu. Arkadaşlarıyla ve eş dostlarımızla tanışacaktı. Ama zalim hayat bizim planlarımıza deprem yaptı....
Babamın tabutundan bir an gözümü almadım. Cenaze arabasından Oktay abim indi ve birbirimize sarıldık. Öyle boş yüreğimiz yanarken ikimizin de gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bana,”Merak etme, babam çok güzel…” dedi.
Camiye yürürken, sanırım on dakika filan sürmüştür; ah benim canım babacığım bu semtin en tanınmış insanlarından biri ve şimdi bu caddede cansız bedeniyle son kez esnaf arkadaşlarını ve komşularını selamlıyor dedim içimden.
Camiye vardığımızda avlu doluydu, insanların kimisi birbiriyle selamlaşıyordu. Bir taraftan, yıllardır görmediğim akrabalarım, gözüme ilişiyordu. Musalla taşına yerleştirilen tabutu, görebileceğim bir yer gözüme kestirdim ve orada durdum. Öyle kendimce canım babacığımla içimden konuştum. Bayanlar için, ayrılan yer alt kattaydı bana da aşağıya inmemi söylediler ama ben burada duracağım dedim. Ve yerimden kımıldamadım, sanırım o sırada bir kaç tanıdık yanıma geldi, başsağlığı diledi. Cenaze namazı kılındıktan sonra, ben kiminle nereye gideceğimi bilemeden daha, kuzenim geldi ben seni götüreceğim mezarlığa dedi. Sonra başka bir akrabam geldi ben götürürüm amcamı göstereceğiz dedi. Sanırım her ikisi de aynı şey uğruna, beni herkesten önce mezarlığa yetiştirmenin derdindeydi ki, ben kimse görmeden canım babacığımla vedalaşayım. Oktay abim, zaten bana söylemişti ama o kafayla ben kiminle nasıl nereye gideceğimi bilemiyordum. Ve Bahattin abimlerin arabasına bindim. Cenaze arabasının arkasından gidiyorduk. Her zaman hayran kaldığım İstanbul, o gün gözüme çok çirkin göründü.İçimden “Senden nefret ediyorum İstanbul !“diye bağırmak geldi…
Kafamda deli sorular eşliğinde, mezarlığa geldik ve defin işleminin yapılacağı yere gelince, arabadan indim. O inişimi ömrüm boyunca unutmam. Hayatımın en zor on beş adımını attım. Şimdi gerçekle karşılaşacaktım. Yıldız Babamın, cansız bedenini görmeye, onunla vedalaşmaya hazır mıydım? İmam beyle konuştular ve imam yanıma gelerek, kendince açıklama yaptı.Bağırmak, feryat etmek yok öyle yaparsan olmaz gibilerinden. Ben de imama şöyle bir baktım, ve dedim ki; “O benim canım niye bağırayım, sadece yanağına bir buse konduracağım.” İmam bana gülümsedi. Kefenin, baş kısmı açıldı ve işte canparem babacığım sanki uyuyor gibiydi, yanağına bir buse kondurdum ve onu çok sevdiğimi asla unutmayacağımı söyledim. Ha bir de, ben buradayım dedim…
Artık, insanlar gelmeye başlıyorlardı ve hemen bir yere geçip, uzaktan defin işlemini izledim. O sırada yanıma biri geldi, kim olduğumu ve benim için cenazeyi beklettiklerini filan sordu. Oysa ki, sadece benim için değil şehir dışından gelecek akrabalar için ikindi namazına rahmetlinin cenazesi kaldırıldı. Üstelik geç de değildi. Ama insanoğlu işte, her yerde ağzını tutmuyor. Bilip bilmeden konuşan insan çok…
Rahmetlinin cenaze töreni bitince eve geçtik. O gün, hiç uyuyamadım. Babamı orada tek bırakmak çok zoruma gitmişti. Ne yapıyordur? Üşümüş müdür gibi sorular aklima geldi...Balkonda öylece oturuyor ve gecenin zifiri karanlığında düşüncelere dalıyordum.
Cenaze evinin tek kalmaması kültürü aslında güzel bir geleniğimiz. Çünkü cenaze sahiplerinin, psikolojisi yerinde olmadığı için eş, akraba ve dostun kalması ve yalnız kalmaması önemli. Ama bazen sınırlar aşılabiliyor, gerçi bu bizim genel kültürümüzde olan bir şey. İnsanlar hadlerini bazen aşıp, gereksiz muhabbetlere girebiliyorlar. Mesela, dua icin evinize gelmiş insanlar ve hoca, dua bitince siyaset konuşmaya başlıyor. Durduk yere insanlar arasındaki iletişim bambaşka bir boyuta varıyor, hele eğer sizde böyle şeyleri hiç duymak istemiyorsanız.O ruh hali ile “Yeter” diye bağırmak geliyor içinizden. Bu durumu aynen rahmetli babamın, yedisini okuttuğumuz akşam yaşadım. Cami hocası ve gelen misafirler, erkekler tarafında siyaset konuşmaya başladılar, birkaç karşıt görüşlü kişi tartışır gibi fikirlerini söylemeye başladı. Ben bunları duyunca önce inanamadım, sonra baktım sohbet almış başına gidiyor, yerimde duramadım sanırım on ya da on beş dakika oldu, içerden yeğenimi çağırdım ve git söyle birine konuyu kapatsınlar deden siyaset sevmezdi dedim. Burası, matem evi yakışık almıyor. Neyse, biraz sonra ses kesildi, bu seferde hoca bey dua etmeye başladı ve duasında Amerika‘ya saymaz mı? Ben içerde küplere bindim ya ben Amerika’da yaşıyorum niye beddua ediyor bu adam evimde dedim. Üstelik rahmetli babam Amerika’ya gelmiş ve sevmişti. İnsanlarını, ülkeyi sevmişti, çünkü o insancıldı. Kimsenin başına kötü bir sey gelmesini istemezdi ve Amerikalı bir sürü dostu da olmuştu.
O kadar sinirlendim ki, içimden bir din adamına siyaset yapmak hiç yakışmıyor, dedim ve duayı yarıda bıraktım. Mutfağa geçtim. Yeğenlerimle sonradan konuşurken, onlara da anlatmaya çalıştım neden böyle durumlarda tepki göstermemiz gerektigini.
Rahmetli babamın o kadar çok seveni vardı ki, taziye ziyaretleri kalabalıktı ve biz bundan çok memnun oluyorduk. Çünkü babamızdan öğrenmiştik yedirmeyi,içirmeyi misafir ağırlamanın kıymetini biliyorduk. Elimizden geldiğince, ağırladık misafirlerimizi ve babacığımız için canim abimler de ben de kendimizce bağışlar yapmaya başladık onun adına değişik kurumlara. Rabbim kabul etsin inşaallah!
Hayat, kısa bir hikaye, ama önemli olan bu kısa hikayenizi yazarken, arkanızda neler bıraktığınız. Benim babam, hikayesinin ardında o kadar çok insanın hayatına dokundu ve yardımcı oldu ki saymakla bitmez. Ailesi ve akrabaları tarafından hep sevildi, sayıldı ve yaptığı iyiliklerle anıldı. Bizlere aile olmanın ne kadar değerli olduğunu öyle güzel öğretti ki, bizler onun tavsiyelerine hep uyduk ve vefatından bu yana her pazar sevgili anneciğim ve abimler aileleriyle onun ziyaretine gitmeye devam ettiler. Hiç aksatmadan bunu sürdürdüler. İşte, bu bize bıraktığı en büyük miras. Aile olmanın ve birlik olmanın kıymetini bilmemiz.
Emre, Yücel, Elçin, Şafak, Yıldız Babam, Annem, Batuhan, Arzu, Oktay.
Hüseyin Uzun’un kızı Olcay olarak, benim ve ailemin en zor gününde yanımızda olan, uzakta olup arayan soran, bir dua okuyan herkese sonsuz teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum.
Sevgi ve saygi ile,
Araba, binanın önüne yanaştığında, dışarıda oturan bir sürü akraba, eş ve dostu gördüm. Ama gözlerim abimleri arıyordu. Ben arabadan inince, hemen yanıma kayınpederim geldi ve sarıldı. Sonra, Yücel abimi gördüm bir sandalyede bitkin, üzgün oturuyordu. Onu öyle görünce, içim parçalandı ve ona sımsıkı sarılmak istedim ama hiç öyle sarılmalarımız olmadığı için önce, “Olcay geldin mi?” dedi ve sarıldı öptü beni. “Hadi herkes evde eve çık.” dedi. Hemen yanıma, diğer kuzenim Sedat geldi ve benim koluma girdi, merdivenlerden yukarı cikardi. Sesleri duyuyordum, “Olcay geldi” diye. Nedense çekiniyordum insanlardan. Beni bilmeyenler ve tanımayanlardan. Şimdi kendime soruyordum; “Hazır mısın Olcay? Herkesin seni baştan aşağıya süzmesine, sana sorulacak sorulara, seni eleştirmek isteyenlere, gurbette yaşadığın için aileni sevmiyormuş gibi davranmalarına bütün bunlara hazır mısın? “İçimden derin bir nefes çektim.Ve içeri girdim. Ev kalabalıktı ve annem, salonda koltukta oturuyordu. İnsanlar, bana bakıyordu. Anneme sarıldım, annem “Keşke biraz daha erken gelseydin. “dedi. Bir akrabamız oradan, “Niye daha önce gelmedin? “dedi. Şöyle bir baktım bunu soran kişiye, ve omuzumu silktim. Ne dememi bekliyordu bu insanlar içimden onu düşünüyordum. Ben sanki bilerek isteyerek mi gelmedim kendi öz babamı görmeye? Yada bağırıp çağırmamı mı istiyorlardı. Oysa ki, ben çok metanetliydim. Sonra, gözlerim yengemleri aradı. Ayağa kalktım ve hole geçtim. Kuzenlerime sarıldım, küçük odaya geçince halamları gördüm.Hepsi biradadaydı ve onlara dönüp şöyle dedim, "Ee kızlar, böyle bir başımıza mı kaldık şimdi!" Hepsiyle kucaklaştım. Annemlerin odasına geçtim ve yengemlerle karşılaştım. Yanlarında, kayınvalidem ve görümcem vardı. Ağlaştık öylece...
On saatlik yolculuğum boyunca ,her şeyi düşünmüştüm. Ama benim kalbimi ve beynimi kimse okuyamazdı. Ölüm acısı, öyle bir şey ki, sanki kendinizi o üzüntüyle birlikte çok yorgun, bitkin hissediyorsunuz ve çevrenizdeki insanların sizin için orada olduğunu biliyorsunuz, minnet duyuyorsunuz içinizden… Ama bir tarafınız da sadece yalnız kalmak istiyor. İçimden bağırarak, ben yalnız kalmak istiyorum demek istediğim anlar çok oldu. Sonra aklıma, mutfak geldi. Evet her bayanın mekanı mutfak! Orada kendi halimde oyalanarak insanlardan uzak durmaya çalıştım. Aklımdan dedim ki; kim ne derse desin umursamayacağım, bunu zaten hep aklımda tutuyordum ama yine de bazı durumlarda çıkıyordu aklımdan…
Üzerimi değiştirdim ve babamın naaşı evin önüne geldi, hemen aşağıya indik, baktığım bu arabada canim yatıyor dedim. Ah ne hayaller kurmuştuk birlikte! Daha yanımıza gelecekti, Ervagül ve Nuh Vefa ile birlikte onu gezdirecektik. Çocuklar okula davet edeceklerdi onu. Arkadaşlarıyla ve eş dostlarımızla tanışacaktı. Ama zalim hayat bizim planlarımıza deprem yaptı....
Babamın tabutundan bir an gözümü almadım. Cenaze arabasından Oktay abim indi ve birbirimize sarıldık. Öyle boş yüreğimiz yanarken ikimizin de gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bana,”Merak etme, babam çok güzel…” dedi.
Camiye yürürken, sanırım on dakika filan sürmüştür; ah benim canım babacığım bu semtin en tanınmış insanlarından biri ve şimdi bu caddede cansız bedeniyle son kez esnaf arkadaşlarını ve komşularını selamlıyor dedim içimden.
Camiye vardığımızda avlu doluydu, insanların kimisi birbiriyle selamlaşıyordu. Bir taraftan, yıllardır görmediğim akrabalarım, gözüme ilişiyordu. Musalla taşına yerleştirilen tabutu, görebileceğim bir yer gözüme kestirdim ve orada durdum. Öyle kendimce canım babacığımla içimden konuştum. Bayanlar için, ayrılan yer alt kattaydı bana da aşağıya inmemi söylediler ama ben burada duracağım dedim. Ve yerimden kımıldamadım, sanırım o sırada bir kaç tanıdık yanıma geldi, başsağlığı diledi. Cenaze namazı kılındıktan sonra, ben kiminle nereye gideceğimi bilemeden daha, kuzenim geldi ben seni götüreceğim mezarlığa dedi. Sonra başka bir akrabam geldi ben götürürüm amcamı göstereceğiz dedi. Sanırım her ikisi de aynı şey uğruna, beni herkesten önce mezarlığa yetiştirmenin derdindeydi ki, ben kimse görmeden canım babacığımla vedalaşayım. Oktay abim, zaten bana söylemişti ama o kafayla ben kiminle nasıl nereye gideceğimi bilemiyordum. Ve Bahattin abimlerin arabasına bindim. Cenaze arabasının arkasından gidiyorduk. Her zaman hayran kaldığım İstanbul, o gün gözüme çok çirkin göründü.İçimden “Senden nefret ediyorum İstanbul !“diye bağırmak geldi…
Kafamda deli sorular eşliğinde, mezarlığa geldik ve defin işleminin yapılacağı yere gelince, arabadan indim. O inişimi ömrüm boyunca unutmam. Hayatımın en zor on beş adımını attım. Şimdi gerçekle karşılaşacaktım. Yıldız Babamın, cansız bedenini görmeye, onunla vedalaşmaya hazır mıydım? İmam beyle konuştular ve imam yanıma gelerek, kendince açıklama yaptı.Bağırmak, feryat etmek yok öyle yaparsan olmaz gibilerinden. Ben de imama şöyle bir baktım, ve dedim ki; “O benim canım niye bağırayım, sadece yanağına bir buse konduracağım.” İmam bana gülümsedi. Kefenin, baş kısmı açıldı ve işte canparem babacığım sanki uyuyor gibiydi, yanağına bir buse kondurdum ve onu çok sevdiğimi asla unutmayacağımı söyledim. Ha bir de, ben buradayım dedim…
Artık, insanlar gelmeye başlıyorlardı ve hemen bir yere geçip, uzaktan defin işlemini izledim. O sırada yanıma biri geldi, kim olduğumu ve benim için cenazeyi beklettiklerini filan sordu. Oysa ki, sadece benim için değil şehir dışından gelecek akrabalar için ikindi namazına rahmetlinin cenazesi kaldırıldı. Üstelik geç de değildi. Ama insanoğlu işte, her yerde ağzını tutmuyor. Bilip bilmeden konuşan insan çok…
Rahmetlinin cenaze töreni bitince eve geçtik. O gün, hiç uyuyamadım. Babamı orada tek bırakmak çok zoruma gitmişti. Ne yapıyordur? Üşümüş müdür gibi sorular aklima geldi...Balkonda öylece oturuyor ve gecenin zifiri karanlığında düşüncelere dalıyordum.
Cenaze evinin tek kalmaması kültürü aslında güzel bir geleniğimiz. Çünkü cenaze sahiplerinin, psikolojisi yerinde olmadığı için eş, akraba ve dostun kalması ve yalnız kalmaması önemli. Ama bazen sınırlar aşılabiliyor, gerçi bu bizim genel kültürümüzde olan bir şey. İnsanlar hadlerini bazen aşıp, gereksiz muhabbetlere girebiliyorlar. Mesela, dua icin evinize gelmiş insanlar ve hoca, dua bitince siyaset konuşmaya başlıyor. Durduk yere insanlar arasındaki iletişim bambaşka bir boyuta varıyor, hele eğer sizde böyle şeyleri hiç duymak istemiyorsanız.O ruh hali ile “Yeter” diye bağırmak geliyor içinizden. Bu durumu aynen rahmetli babamın, yedisini okuttuğumuz akşam yaşadım. Cami hocası ve gelen misafirler, erkekler tarafında siyaset konuşmaya başladılar, birkaç karşıt görüşlü kişi tartışır gibi fikirlerini söylemeye başladı. Ben bunları duyunca önce inanamadım, sonra baktım sohbet almış başına gidiyor, yerimde duramadım sanırım on ya da on beş dakika oldu, içerden yeğenimi çağırdım ve git söyle birine konuyu kapatsınlar deden siyaset sevmezdi dedim. Burası, matem evi yakışık almıyor. Neyse, biraz sonra ses kesildi, bu seferde hoca bey dua etmeye başladı ve duasında Amerika‘ya saymaz mı? Ben içerde küplere bindim ya ben Amerika’da yaşıyorum niye beddua ediyor bu adam evimde dedim. Üstelik rahmetli babam Amerika’ya gelmiş ve sevmişti. İnsanlarını, ülkeyi sevmişti, çünkü o insancıldı. Kimsenin başına kötü bir sey gelmesini istemezdi ve Amerikalı bir sürü dostu da olmuştu.
O kadar sinirlendim ki, içimden bir din adamına siyaset yapmak hiç yakışmıyor, dedim ve duayı yarıda bıraktım. Mutfağa geçtim. Yeğenlerimle sonradan konuşurken, onlara da anlatmaya çalıştım neden böyle durumlarda tepki göstermemiz gerektigini.
Rahmetli babamın o kadar çok seveni vardı ki, taziye ziyaretleri kalabalıktı ve biz bundan çok memnun oluyorduk. Çünkü babamızdan öğrenmiştik yedirmeyi,içirmeyi misafir ağırlamanın kıymetini biliyorduk. Elimizden geldiğince, ağırladık misafirlerimizi ve babacığımız için canim abimler de ben de kendimizce bağışlar yapmaya başladık onun adına değişik kurumlara. Rabbim kabul etsin inşaallah!
Hayat, kısa bir hikaye, ama önemli olan bu kısa hikayenizi yazarken, arkanızda neler bıraktığınız. Benim babam, hikayesinin ardında o kadar çok insanın hayatına dokundu ve yardımcı oldu ki saymakla bitmez. Ailesi ve akrabaları tarafından hep sevildi, sayıldı ve yaptığı iyiliklerle anıldı. Bizlere aile olmanın ne kadar değerli olduğunu öyle güzel öğretti ki, bizler onun tavsiyelerine hep uyduk ve vefatından bu yana her pazar sevgili anneciğim ve abimler aileleriyle onun ziyaretine gitmeye devam ettiler. Hiç aksatmadan bunu sürdürdüler. İşte, bu bize bıraktığı en büyük miras. Aile olmanın ve birlik olmanın kıymetini bilmemiz.
Emre, Yücel, Elçin, Şafak, Yıldız Babam, Annem, Batuhan, Arzu, Oktay.
Hüseyin Uzun’un kızı Olcay olarak, benim ve ailemin en zor gününde yanımızda olan, uzakta olup arayan soran, bir dua okuyan herkese sonsuz teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum.
Sevgi ve saygi ile,





Comments
Post a Comment